Partnerinle Açık Konuşmayı Öğrenmek

İletişim kurmanın ne kadar önemli olduğundan sıklıkla bahsediyoruz. Sonuçta yaşadığımız dünya kelimelerin üstüne kurulu… O yüzden başkalarıyla, bilhassa sevdiğimiz insanlarla iletişim kurarken kelimelerimizi dikkatli seçmeye çalışıyoruz. Karşımızdaki insanla tartışırken de, ona duygularımızı açarken ya da bir şeyi açıklığa kavuşturmaya çalışırken de açık ve dürüst olmamız çok önemli. Bir başka deyişle sevdiğimiz insanla açık konuşabilmemiz, ilişkimiz açısından kritik bir öneme sahip… Peki ama neden? “Açık konuşmak” tam olarak ne demek?

Açık konuşmak ne demek?

Açık konuşmak dediğimiz şeyi aslında tek bir kelimeyle özetleyebiliriz: Dürüstlük. Ancak dürüstlük, yalnızca doğruyu söylemek demek değil. Açık bir konuşmada dürüst olmak, “gerçek bizi” karşımızdaki insana gösterme cesaretini sergilemek demek. Bu da, düşünce ve duygularımızı partnerimizle, ailemizle ve arkadaşlarımızla paylaşacak kadar cesur olmak demek. Bazı fikirlerimizi, birtakım kişiler veya durumlar hakkındaki hislerimizi ya da o anda neler hissettiğimizii, kaçma dürtümüze yenilmeden paylaşabilmek demek. Dürüstlüğü böylesine samimi bir seviyede benimsemeyi başardığımızda karşımızdaki insana aslında bir davette bulunuruz. Onlara “İçeri gel ve gerçekte olduğun kişiyi benimle, tıpkı benim şu anda yaptığım gibi, paylaş. Benimle yakın, anlamlı ve kalıcı bir bağ ve ilişki kur” deriz. 

Açık konuşma elbette her ilişkide, bundan önceki İlişkilerde Beklentilerle Standartların Farkı yazımızda da anlattığımız gibi, gerekli. Ancak özellikle de partnerlerimizle olan ilişkilerimizde önemli. Hayatımızı paylaşmayı seçtiğimiz insanla gerçekte olduğumuz kişiyi paylaşmazsak, onunla gerçekten sevgi ve güven dolu bir ilişki kurabilir miyiz?

Eşimizle açık konuşmak neden zor?

Başkalarıyla açık konuşmak çok korkutucu bir deneyim olabilir. Çünkü gerçekte olduğumuz kişiyi, olduğumuz haliyle, bir başkasıyla paylaşmak aklımızda şu soruyu ister istemez uyandırır: “Ya beni olduğum gibi kabul etmezse? Ya gördüklerini beğenmezse? Ya bende gördüğü bir şey hoşuna gitmezse?” Bu sorular karşımızdaki kişi bir akrabamız, arkadaşımız ya da iş arkadaşımız olduğunda korkutucudur; karşımızdaki eşimiz, yani sevdiğimiz ve hayatımızın geri kalanı boyunca yanımızda olmasını istediğimiz kişi olunca hepten gözümüzü korkutabilir. Sevdiğimiz insanın gerçekte olduğumuz kişiyi sevmemesi, bizi reddetmesi ya da bizden uzaklaşması bizi dehşete düşürebilecek bir şey. 

Açık konuşmanın bu denli korkutucu olmasının sebebi, gerçekte olduğumuz kişiyi karşımızdaki insana göstermenin tamamen savunmasız olmamıza yol açması. Yani yaralanmayı göze almamızı sağlaması. Açık konuşmayı seçtiğimizde eşimizin korkularımızı, endişelerimizi ve zayıflıklarımızı görmesine izin veririz. Bu da eşimizin bizi terk edeceği korkusunu içimizde uyandırır. Bu korkuya yenik düşüp kendimizi geri çektiğimizde ise aslında eşimizin bizi gerçekten tanıyıp, tam olarak sevmesine mani oluruz. Hem kendimizi istediğimiz sevgiden mahrum etmiş, hem de eşimizin elinden, bizi tanıyıp sevme ayrıcalığını almış oluruz. Bunu yaptığımızda da eşimizi kol mesafesinde tutar ve istemeden de olsa, onu aslında reddederiz. Ona aslında şunu demiş oluruz: “Sana kendimi olduğum gibi gösterecek kadar güvenmiyorum…” Bizden bu mesajı alan biri neden kendini bizimle olduğu gibi paylaşacak kadar bize güvenip bizi sevsin ki? Eşimiz, onu böyle reddeden bizi, neden kendini tanımaya davet etsin?

Açık konuşmaya neden ihtiyacımız var?

Korkularımıza yenilip kendimizi geri çektiğimizde sevdiğimiz eşimizle aramıza bir bariyer koymuş oluruz. Korkularımızın bizi yönlendirmesine izin verip hayatımızı geçirmeyi seçtiğimiz kişiyle sevgi dolu, harika bir ilişki kurmanın önüne geçeriz. 

Bu korkumuzun arkasında genellikle kendi eksikliklerimizi, hatalarımızı, endişe ve kaygılarımızı kabullenememe halimiz yatar. Kendimizi olduğumuz gibi kabul edemediğimiz için eşimizin de kabul etmeyeceğini düşünürüz. Örneğin işte kötü bir gün geçiririz ama bunun kendi hatamız olduğunu düşündüğümüz için bunu eşimizle paylaşmak istemeyiz. Kendimizi zayıf buluruz ve bu zayıflığımızı eşimizin görmesini istemeyiz. Bu yüzden yaşananları paylaşıp ihtiyaç duyduğumuz, eşimizle aslında yakınlaşmamızı sağlayacak olan duygusal desteği almak yerine duygularımızı derinlere gömmeyi seçeriz. 

Eşimiz bu soğukluğumuzu fark ettiğinde haliyle alınabilir ve ne düşüneceğini kestiremeyebilir, özellikle de iyi olup olmadığımızı sorduğunda ona “konuşmak istemiyorum” minvalinde yanıtlar verdiğimizde… Böyle durumlarda eşimiz en iyi ihtimalle bir sorun olduğunu anlayacak ama onunla sorunu paylaşmayışımıza, ona güvenmeyişimize alınacaktır. En kötü ihtimalle de ona kızdığımızı veya kırıldığımızı düşünüp üzülecek, kızacak ya da gerilecektir. 

Bunun tam tersine, kötü geçen bir günümüzün detaylarını eşimizle paylaşıp, “zayıflıklarımızı” ona kendi elimizle gösterirsek, o anki savunmasızlığımızın aslında utanılacak bir şey olmadığını görebiliriz. Bunun insani ve kabul edilebilir bir şey olduğunu anlayabiliriz. Eşimizin bize duygusal destek vermesi, “zayıflığımızı” kabul etmesi ve bizi buna rağmen, hatta belki de bu yüzden sevdiğini göstermesi kendi kendimizi kabullenmeyi de kolaylaştıracaktır.

Bu açıdan bakarsak eşimizle iç dünyamızı paylaşmak, kendimizi onun gözlerinden daha iyi görmemizi sağlayabilir. Hatalarımızla birlikte sevilmeyi hak eden biri olduğumuzu anlamamızı sağlayabilir. Eşimizle açık konuşma cesaretini göstermemiz ise, eşimizin de bize açılmasını sağlar. Bu da günün sonunda daha da yakınlaşmamızı sağlar. Böylece ilişkimizin, ikimizin de hem verici hem de alıcı, hem paylaşan hem de paylaşılanı alan konumunda olduğu bir dinamiği olur. 

O halde açık konuşmaya nereden başlayabiliriz?

Tüm bunlar iyi, güzel, hoş ama ortada hala şöyle bir soru var: Açık konuşmaya nereden başlayabiliriz? Eğer açık konuşmak zor geliyorsa bu zorluğu aşmanın birkaç yolu var. Birincisi, iç dünyamızı eşimizle paylaşmadan önce kendimize biraz vakit ayırmalı ve düşünmeliyiz. Şu anda, şu dakikada iç dünyamızın ne kadarını paylaşmaya hazırız?

Açık konuşmak demek iç dünyamızın tamamını bir anda, hazır olduğumuzu hissetmeden dışarı kusmak demek değil. Meditasyon neyi, ne zaman paylaşmaya hazır olduğumuzu görmenin harika bir yolu olabilir. Bir süreliğine sessizce, tek başımıza oturmalı ve ne hissettiğimizi, ne düşündüğümüzü bir gözden geçirmeliyiz. Şu anki davranışlarımız, duygularımızla örtüşüyor mu? Örtüşmüyorsa davranışlarımızın altında yatan duygularımızın ne kadarını paylaşmaya hazırız?

Neyi, neden paylaşmak istediğimizi bir kere gözden geçirdikten sonra, onları nasıl paylaşmak istediğimiz konusunda düşünebiliriz. En başta da dediğimiz gibi iletişim, dünyanın geri kalanı gibi, kelimeler üstüne kurulu… O yüzden kelimelerimizi seçerken dikkatli olmalıyız. Hadi, eşimizin istemeden canımızı yaktığını ve onunla bu konuyu konuşmak istediğimizi varsayalım. Bu konuşmayı yaparken, suçlama ve suçluluk duygusunu içeren kelimelerden uzak durmaya çalışmalıyız. Unutmamalıyız ki “Şöyle hissediyorum,” ya da “Şunu hissettim,” diye başlayan cümleler, “Şunu yaptın” ve “Şuna sebep oldun,” ile başlayan cümlelerden hep daha etkilidir. 

Şimdi de eşimize herhangi bir sebepten ötürü kızgın olduğumuzu varsayalım. Bizi kızdıran konu hakkında eşimizle nasıl bir konuşma yapmak daha doğru? “…yı yaptığın için kızgınım” demek mi yoksa “…yı yaptığında üzüldüm çünkü beni/yetilerimi yargıladığını hissettim,” demek mi?

Bir davranışın bizi neden kızdırdığını ya da üzdüğünü izah etmek duygularımızı daha iyi ifade etmemizi sağlar. Bu da karşımızdakinin neler hissettiğimizi gerçekten anlayıp, aynı davranışı sergilememek için bilinçli bir çaba sarf etmesini sağlar. Buna karşın eşimizi yalnızca bizi kızdırmakla suçlar veya pasif agresif bir tutum sergilersek, eşimiz ne istediğimiz kadar anlayışlı olacaktır, ne de ihtiyaç duyduğumuz kadar düşünceli…

Aklımızda bulundurmak isteyebileceğimiz bir diğer şey “Sen” yerine “Ben”e odaklanmamız gerektiği… İkinci tekil şahıs yerine birinci tekil şahsı kullanarak konuşmayı, yine suçlamalar yapmaktan kaçınmak istediğimiz için seçmeliyiz. “…yı yaptın” veya “Bana … yı hissettirdin” demek yerine “Şöyle hissediyorum,” ya da “Şunu düşünüyorum,” demek, isteklerimizi, ihtiyaçlarımızı ve hislerimizi ifade etmenin daha etkili bir yoludur. Çünkü birinci tekil şahısta konuştuğumuzda iletişim kurarken açık konuşmuş oluruz. İkinci tekil şahısta konuştuğumuzda ise karşımızdakini suçlamış ve açık konuşmaktan kaçınmış oluruz.

Karşımızdaki insanla açık konuşmaya çalışırken kendimize sormamız gereken önemli ve son bir soru var: Şu anda kiminle konuşuyoruz? Karşımızdaki bir yabancı değil, bir düşman hiç değil. O sevdiğimiz, hayatımızın geri kalanını adadığımız biri… O kişiye ne kadar güveniyoruz? O kişiyi ne kadar seviyoruz? Gerçekten olduğumuz kişinin ne kadarını onunla paylaşmak istiyoruz ve buna ne kadar hazırız? O kişiye gerçekten ne kadar yaklaşmak istiyoruz? Her şeyden önemlisi: O kişiye bizim gerçek kişiliğimizi emanet edecek kadar saygı duyuyor muyuz?

Çevirmen: Zeynep Sen

Bir cevap yazın