Salgının Psikolojik Deneyimi

Salgın hastalıklar fizyolojik bir yayılım gösterdiği gibi psikolojik bir yayılım da gösterir. Geçmişteki örneklerde de görüldüğü gibi hayatta kalma gücümüz tehdit edildiğinde hem bireysel psikolojik etkenlerimiz hem de çevreyle etkileşimimiz ciddi boyutlarda etkilenebiliyor.

Salgının ilk başlarında duygu durumumuz kaygıya daha yakınken salgının şiddeti arttıkça korkuya dönüşebiliyor. Hastalığın neredeyse bir fobi hâline geldiği bu durumlarda genellikle önleyici olduğunu düşündüğümüz yollara başvuruyoruz ve bazen bu yollar koruyucu ya da rasyonel olmaktan uzaklaşabiliyor. Farkındalığımızın ve güvenlik hissimizin kırılganlaşmasıyla birlikte davranışlarımızı makul bir şekilde değerlendirmek zorlaşıyor. Örneğin panikle alışveriş yapmak, ihtiyacımız olanı belirlemekte güçlük çektiğimize ve gereğinden fazla ürün stoklama isteğimize bir işaret olabiliyor. Materyal konularda olduğu gibi bedensel duyumlarımız, sağlık hissimiz, kendimizi ne şekilde koruyabileceğimiz gibi noktalar da bulanıklaşmaya başlıyor. Sonuç olarak bizi belli uçlara iten eğilimlerimiz artabiliyor. Tüm bu durumlar, hastalığın kendisi gibi, başka bir salgın oluşturuyor. Buna psikolojik bir salgın da diyebiliriz. Çevremizde benzer davranışları görmek de bu tarafımızı besliyor ve biz bu tarafın etkisiyle düşünüp hareket ettikçe çevremize de aynı mesajı veriyoruz. Böylelikle gitgide yayılan duygu ve davranış kalıpları ortaya çıkıyor. 

Duygu durumundaki değişimin bu denli yaygın olması, insanların birbirindeki değişimi gözlemlemesini kolaylaştırıyor. Zira salgının yarattığı tehlike ve korunmak için alınması gereken önlemler de üzeri kapalı davranışlar değil. Yani hem salgının gündem olması ve yarattığı duyguların sıkça dillendiriliyor olması hem de neden olabileceği obsesyonların belirli davranışlara odaklanıyor olması psikolojik etkiyi çok daha görünür kılıyor. İşte bu sebeple hislerimizi kontrol etmek için daha erken davranıyoruz. Bunun sonucunda da korkuyu inkâr etmek hatta aktif olarak unutmaya çalışmak en sık başvurulan kontrol yöntemlerinden biri oluyor. 

Maske ve dezenfektan kullanımı gibi önlemler günden güne sıradanlaşıyor. İşe gitmek, insanlarla görüşmek ve belki de gezmek artık büyük bir tehlike gibi görünmüyor. Önlemlerin sıradanlaşması ve rutine dönüş korkuyu oldukça azaltıyor, gevşeme ihtiyacına ilaç gibi geliyor. Bireylerin korkuyu yenmeleri bir süre sonra toplumsal korkuyu oldukça düşürüyor. Korkuyu yenmiş olan kişiler ise önlemleri sonuna kadar götürecek motivasyonu bulamıyorlar ve salgından etkilenenler günden güne artıyor. Gündeme düşmesi uzun sürmeyen bu ikinci artış insanları tekrardan paniğe sürüklüyor. Neticede tekrardan içine girdiğimiz önlem döngüsü, kendimizi çoktan sonuna geldiğimiz duygusal döngünün başında bulmamıza sebep oluyor.

Tıpkı kaygı ve korkunun bulaşıcılığı gibi inkâr ve risk davranışları da bulaşıcılık gösteriyor. Salgınla mücadelede belirlenen uygulama ve kuralları kabul etmemek, ihlal etmek de bireyin hem çevreden etkilendiği hem de çevresini etkilediği bir döngü ile yayılabiliyor. Çevreden aldığımız bir başlangıç işaretiyle benzer davranışlara yönelebiliyoruz. 

Kitlesel davranış biçimleri kendi duygu ve düşüncelerimizi algılamamızı, bir süzgeçten geçirmemizi zorlaştırabiliyor. Güvensizlik hissi çeşitli davranış biçimlerini standart hâle getiriyor. Aynılaşma, aynı davranışları sergileme eğilimi gösteriyoruz. Farklı bir yaklaşım geliştirmek gitgide kendi içimizde de kabul edemeyeceğimiz, rahat hissedemeyeceğimiz bir ihtimale dönüşüyor. Davranışlarda ortaklaşıldıkça endişemizle baş etmek daha kolay hâle geliyor. Bulaşıcılığın temel etkenlerinden biri de bu, diğerleri gibi yapmak bizde güvenli bir baz hissiyatı yaratıyor çünkü hem koruyucu davranışlarda hem de riske açık davranışlarda etkilendiğimiz mekanizma çok benzer işliyor.

Belli korunmacı davranışlarda işlevsel olabilecek bu kitlesel hareketler elbette sadece sağlıkla, tıbbi sistemlerle bağımlı kalmıyor. Görülen o ki çevremizle etkileşimimizde maruz kaldığımız ve katkıda bulunduğumuz atmosfer, sağlık riskinin ele alınış biçimi toplumsal konumumuzda da belirleyici rol oynuyor. 

Yanlış bilgilendirmelere maruz kalmak, belirsizlik hissimizin artması, daha sık şüpheye düşmemiz zihnimizin sağlıklı çalışmasını etkileyebiliyor. Salgın boyunca da uzun süreli şekilde bu duygulanımlar tarafından etkilenmeye devam ediyoruz. Zihnimizin duyguları işleyen sistemlerinde yerleşik hâle gelen bu yapılanma psikolojik dengemiz üzerinde belirgin değişikliklere yol açabiliyor. Alabileceğimiz önlemlerin, baş etmemize yardımcı olabilecek kaynaklarımızın gücünü algılamakta zorlanabiliyoruz. Kendimizi salgın karşısında güçsüz, her şeye rağmen hastalığa kapılmaya açık olarak algılamak hem bireysel hem de toplumsal olarak zorlayıcı duygularımıza işaret ediyor. Bu şekilde uzayan sürecin parçası olarak gitgide artan inkâr eğilimi, önlemlerin işe yarayabileceğine olan inancın azalması, daha rahat günlerimize duyduğumuz özlem, güncel koşullar içinde hapsolmuşluk hislerimiz ve öfkemiz bizi riskli davranışlara daha kolay itebiliyor. Kurallara uymak istememek de onlara ihtiyaç duymak kadar bulaşıcı. 

Kendimizi güvenli bir çevre içinde hissedebildiğimiz zaman hem duygusal hem bedensel bütünlüğümüzü korumak bizim için daha kolay. Kaygı düzeyimizin yükseldiği ya da umutsuzluğa sürüklendiğimiz güvensizlik hâlindeyse riske açıklığımız artıyor. Özellikle de süreç beklediğimizden uzun sürdüğünde başlangıçtaki hâlimizle güncel hâlimiz arasındaki değişimi görmek daha mümkün oluyor. 

Hastalık ve korunmanın söz konusu olduğu durumlarda kirlilikle ilgili düşüncelerimiz de değişiklik göstermeye başlıyor. Örneğin kendimizi ya da temas ettiğimiz nesneleri daha pis algılamaya başlıyoruz. Her zaman çok rahat kullandığımız bir masayı, oturduğumuz bir koltuğu eskisi gibi görememeye başlıyoruz. İğrenme duygusundaki artışın evrimsel bir anlamı da var. İnsan doğasının getirdiği bir reaksiyon olan tiksinti, zehirlenmekten, zarar görmekten koruyan birincil bir tepki türü.

Yaşamdaki birçok deneyimde olduğu gibi içinde bulunduğumuz bu süreçte de iç dünyamızı zenginleştiren noktalar, keşfetmeye değer alanlar olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bu kargaşanın sonunda yeni dayanışma pratiklerini hayal edebilen ve kendine psikolojik çözümler aramayı öğrenmeye çalışan bireyler oluyoruz. Komplo teorilerinde kaybolduğumuzda bunun farkına varmak, ikna olmayarak nedensel arayışımızı hissetmek öğrenilebilir hâle geliyor. Bilgi kirliliğini kararlı bir şekilde yönetmek, gerçekçi kalabilmek ve paniğin olabildiğince az etkilediği kararlar alabilmek mümkün. Bu zor süreç aslında bize psikolojik benliğimizle ilgili birçok şey öğretiyor. Uzun ve hep birlikte göğüslenen bir problemler dizisi, sosyopsikolojik yollardan da geçerek kişisel duygu durumumuzu gözlemleme imkanı getiriyor, belki kendimizi daha yakından tanımamıza aracı oluyor.

Bazılarımız, kendimizi ve sevdiklerimizi koruma isteğimizin yanında duygusal deneyimlerimizi yakından anlamak için de çaba gösteriyoruz. Bu ikili gidişatı gözlemek, içe dönük bir bakışla neler hissettiğimize odaklanabilmek bazılarımız için daha kolay. Tüm bu girişimlerimiz çok değerli. Kendimizi olumlu bir noktaya taşımak adına attığımız her adım ruhsal anlamda iyileşmenin bir parçası. Bu iyileşme ve korunma hâli bizi fiziksel bütünlüğümüzü korumak anlamında da güçlendiriyor. Bu nedenle iç kaynaklarımızı gözetmeye devam etmek, bazen zorlansak da bu kaynakları kullanmayı denemek içinden geçtiğimiz kaotik dönemin yıkıcı etkilerinden bizi koruyacaktır. 

Kaygı ve korkumuzun çok yükseldiği anlarda en temel kaynaklarımıza dönmeyi deneyebiliriz. Bazen hedefi en basit yere koymak bizi beklentilerimizin ötesine taşır. Örneğin sadece nefeslerimizi hatırlamak, motivasyonumuz düşük de olsa kendimize bir yürüyüş hediye etmek, planladığımızın dışında bir an yaratmak hepimizin farklı zaman dilimlerinde yaratabileceği alanlar. Her şey gibi bu dönemin de geçiciliğini hatırlamak, doğanın düzenini ve dönüşümünü hissetmek, her geçen günün yeniliklere de kapı açtığını hissedebilmek henüz sonlanmamış salgın sürecinden de getirdiği tüm duygu hâlleriyle çıkacağımızı, süreç boyunca da birçok çeşitli duruma uyum sağlayabileceğimizi gösteriyor. Bize iyi gelenlerin neler olduğunu hatırlayıp, kendimize bunları hediye ederek ve her şeye rağmen içimizdeki iyileştirici gücü hatırlayarak keyifli duygularımızı canlı tutmaya çalışabiliriz.

Psikolog İpek Elmira Arslan

Referans:

Pandemi, Panik ve Ötesi: Salgınların Psikolojisi. Doç.Dr. Fatih Artvinli – Tıp Fakültesi Temel Tıp Bilimleri Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı, Acıbadem Üniversitesi 

Pfefferbaum, B., & North, C. S. (2020). Mental health and the Covid-19 pandemic. New England Journal of Medicine.

Guan, Y., Deng, H., & Zhou, X. (2020). Understanding the impact of the COVID-19 pandemic on career development: Insights from cultural psychology.

Bir cevap yazın